Siber Dolandırıcılık Mağdurları: 10 Aralık’ın Unutulan “İnsan Hakları”
Bugün 10 Aralık. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi‘nin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilişinin 77. yıldönümü. Her yıl bu tarihte dünya genelinde konferanslar düzenlenir, bildiriler yayımlanır, sosyal medya kampanyaları başlatılır. Basın özgürlüğünden yargı bağımsızlığına, azınlık haklarından toplumsal cinsiyete kadar pek çok konu gündeme taşınır.
Bu vesileyle bir soru sormak gerekiyor: Tüm hayat birikimini kaybeden bir vatandaş, insan hakları mağduru mudur?
“İnsanlar en çaresiz olduklarında en büyük riskleri alıyor.” Bu cümle, Kamboçya’daki bir dolandırıcılık kampından kurtulan bir Türk vatandaşının Ekşi Sözlük’te paylaştığı hikayesinden. Hikayesi dünya gündemine taşındı; kurtarıldı. Peki ya o kamplardan yapılan aramalarla kandırılan, tüm birikimini kaybeden, siber güvenlik hakkından yoksun binlerce kişi? Onların hikayesi nerede?
35 yıl çalışıp emekli olan, biriktirdiği parayı “güvenli yatırım” vaadine kaptıran biri. Dükkanını satıp “kripto fırsatı”na yatıran ve beş kuruşsuz kalan bir esnaf. Kredi çekip “forex kazancı” peşinde koşan ve şimdi hem parasız hem borçlu olan bir genç.
Bu gibi siber dolandırıcılık mağdurlarının hikayeleri, 10 Aralık’ın gündeminde yer almıyor. Ama almalı.
Anlatının İnşası: Kimin Acısı Görünür?
Geçtiğimiz iki yıl boyunca uluslararası medyada bir anlatı hakim oldu: “Siber kölelik.” Kamboçya, Myanmar, Laos ve Filipinler’deki dolandırıcılık kamplarında (İngilizce’de “compound” olarak bilinen tesisler) zorla çalıştırılan insanların dramı, dünya kamuoyunun gündemine oturdu. BBC’den CNN’e, Al Jazeera’dan Deutsche Welle’ye kadar pek çok yayın kuruluşu bu hikayeyi işledi. INTERPOL baskınları, kurtarılan mağdurlar, gözyaşları içinde ülkelerine dönen gençler…
Bu hikayeler gerçek ve önemli. Dizimizin birinci bölümünde detaylıca aktarıldığı gibi, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin (UNODC) tahminlerine göre yalnızca Myanmar’da en az 120.000, Kamboçya’da yaklaşık 100.000 kişi bu kamplarda tutuluyor. Haziran 2025’te yayımlanan INTERPOL suç trend güncellemesine göre göre, 60’dan fazla ülkeden vatandaşlar bu tesislere kaçırıldı. Mağdurların yüzde 74’ü Güneydoğu Asya’daki “hub” bölgelere götürüldü.

https://www.interpol.int/en/News-and-Events/News/2024/USD-257-million-seized-in-global-police-crackdown-against-online-scams
Filipinler’de 700 kişilik bir kamp basıldığında dünya bunu gördü. Namibya’da 88 gencin kurtarılması haberlere taşındı.
Ama şu soruyu sormak zorundayız: Bu hikaye/ler neden bu kadar görünür?
Cevap rahatsız edici: Çünkü, anlatması kolay. Kötü adamlar var (Çinli çeteler, Kamboçyalı iş insanları), mağdurlar var (kandırılmış gençler), kurtarıcılar var (INTERPOL, yerel polis). Hikaye, sistemi sorgulamadan bir “başarı anlatısı”na dönüştürülebiliyor. Baskın yapıldı, mağdurlar kurtarıldı, suçlular yakalandı. Son.
Peki ya öbür mağdurlar?
Rakamların Söylediği: Asıl Hikaye Hangisi?
Dolandırıcılık kamplarında tutulan kişi sayısı: 200.000’den fazla.
Dünya genelinde siber dolandırıcılık mağdurları: Milyonlarca.
Bu iki rakam arasındaki uçurum, anlatının ne kadar çarpıtıldığını gösteriyor.
FBI’ın İnternet Suçları Şikayet Merkezi (IC3) 2024 raporuna göre, yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde kripto para ile ilgili 149.686 şikayet alındı. Toplam kayıp: 9,3 milyar dolar. Bir önceki yıla göre yüzde 66 artış. Global Anti-Scam Alliance’ın (GASA) 2024 raporundaki rakam daha da çarpıcı: Dünya genelinde tüketiciler tek bir yılda 1,03 trilyon dolar kaybetti. Bu rakam, bazı ülkelerin yıllık gayri safi yurt içi hasılasını aşıyor.

https://www.gasa.org/post/global-state-of-scams-report-2024-1-trillion-stolen-in-12-months-gasa-feedzai
Peki bu mağdurların kaçı parasını geri aldı?
Yüzde 4.
Yüzde 96’sı yalnız bırakıldı.
FBI’ın paylaştığı bir veri ise istatistiklerin arkasındaki insani dramı gözler önüne seriyor: “Operation Level Up” kapsamında tespit edilen 6.475 mağdurdan 64’ü intihar önleme servisine yönlendirildi. Bu sadece ABD’de ve sadece tespit edilebilen vakalar.
2013 yapımı “Assault on Wall Street” filmi, bu istatistiklerin arkasındaki insani yıkımı anlatıyordu. 2008 krizinde tüm birikimini kaybeden bir Amerikan gazisi, eşinin intiharının ardından Wall Street bankacılarını tek tek hedef alıyordu. Film fantezi. Ama temsil ettiği öfke gerçek.
Ve bu öfkenin haklı olup olmadığını anlamak için şu soruyu sormak gerekiyor: 2008 krizinde 30 trilyon dolar küresel servet yok oldu. Milyonlarca insan evini, işini, birikimini kaybetti. ABD hükümeti bankaları 700 milyar dolarla kurtardı. Bankalar toplam 110 milyar dolar para cezası ödedi.
Peki bu krizden sorumlu olan bankacılardan kaçı hapse girdi?
Bir.
Kareem Serageldin. Credit Suisse’in yapılandırılmış kredi bölümü başkanı. Tahvil fiyatlarını manipüle etmekten 30 ay hapis cezası aldı. Milyonlarca insanın hayatını mahveden bir krizde, tek mahkumiyet bu.
Bu öfke haksız mı?
Siber dolandırıcılık kamplarında zorla çalıştırılan insanlar mağdur. Elbette. Ama asıl mağdur havuzu onların yüzlerce, belki binlerce katı büyüklüğünde. Ve bu devasa mağdur kitlesi neredeyse tamamen görünmez.
Türkiye’den Bir Ses
Dava dosyalarından bir vaka, küresel istatistiklerin Türkiye’deki yansımasını gösteriyor. Gizlilik nedeniyle bazı detaylar sınırlı tutuluyor, ama hikaye gerçek.
Türkiye’den bir vatandaş, Instagram’da gördüğü bir yatırım reklamı üzerine ilgili hesaba mesaj attı. Kısa süre sonra WhatsApp üzerinden kendisine ulaşıldı. Profesyonel bir sunum, ikna edici vaatler. Ardından bir uygulama linki gönderildi: “apss.apple.com” – Apple’ın resmi mağazası “apps.apple.com” ile neredeyse aynı, ama sahte.
Uygulama gerçek görünüyordu: Profesyonel arayüz, canlı grafikler, müşteri hizmetleri. Mağdur ilk “yatırımını” yaptı. Sistem onu bir hisse senedi almaya yönlendirdi. Birkaç gün sonra hisseyi sattığında 5 bin lira zarar etti. Şüpheliler bu zararı aynı gün ödedi. Güven tesis edilmişti.
Sonraki haftalarda iş adresine iki kargo geldi: üzerinde “…….. Management” logosu bulunan porselen tabaklar. Sanal dolandırıcılık, fiziksel dünyaya uzanmıştı. Mağdur artık gerçek bir şirketle çalıştığına emindi.
İki ay içinde milyonu aşan tutarda para transfer etti. Parasını çekmek istediğinde “vergi,” “komisyon,” “düzenleme ücreti” talepleriyle karşılaştı. Ödedi. Yeni talepler geldi. Sonunda anladı: Dolandırılmıştı.
Ama hikaye bitmedi. Şikayette bulunduktan sonra bu kez “paranızı kurtaracağız” diyen yeni kişiler devreye girdi. Aynı yöntemler, farklı isimler. Mağdur bu sefer kanmadı.
Bu vaka, uluslararası raporlarda “investment scam“ olarak sınıflandırılan dolandırıcılık şemasının klasik örneği: Sahte platform, profesyonel görünüm, güven inşası için küçük “kazançlar,” fiziksel unsurlarla desteklenen sanal manipülasyon. Ve arkasında, Türkiye’de kayıtlı telekomünikasyon altyapısı.
Mağdur, BTK’ya, MASAK’a ve savcılığa başvurdu. Haftalar, aylar geçti. Somut bir ilerleme yok.
Bu hikaye, binlerce benzer vakadan sadece biri. Türkiye genelinde kaç kişinin bu tür dolandırıcılığa maruz kaldığına dair güvenilir bir istatistik yok. Çünkü çoğu mağdur utançtan ya da umutsuzluktan şikayette bulunmuyor. Şikayette bulunanların önemli bir kısmı ise “tüketici şikayeti” kategorisinde değerlendirilerek dosyaları kapatılıyor.
Görünmezliğin Anatomisi: Siber Dolandırıcılık Mağdurları Neden Yok Sayılıyor?
Kamp mağdurları görünür, dolandırıcılık mağdurları görünmez. Bu tesadüf değil, yapısal bir tercih.
Birincisi: “Mağdur suçlama” refleksi.
Dolandırılan bir kişiye sorulan ilk soru şu: “Nasıl kandın?” Bu soru, suçu mağdura yıkıyor. Tıpkı cinsel şiddet mağdurlarına “Neden o saatte oradaydın?” diye sorulması gibi (Dilimize yerleşmiş “keriz silkeleme” ifadesi—İngilizce’de “sucker”, “mark”, “pigeon” gibi terimler—mağduru aptal yerine koyuyor, suçluyu değil. Dolandırıcılar arasında “sucker list” denen bir kavram bile var). Kampta tutulan bir kişi için kimse “Neden o iş ilanına başvurdun?” diye sormuyor—çünkü fiziksel esaret açık bir mağduriyet. Ama dijital manipülasyon, “saflık” olarak kodlanıyor.
Gerçek şu: Bu dolandırıcılık operasyonları, profesyonel psikolojik manipülasyon teknikleri kullanıyor. UNODC raporlarına göre kamp çalışanlarına “nasıl güven inşa edilir,” “nasıl duygusal bağ kurulur,” “hangi psikolojik tetikleyiciler kullanılır” konularında sistematik eğitim veriliyor. Mağdurlar “saf” değil, profesyonel suç örgütlerinin hedefinde.
İkincisi: Sınıfsal körlük.
Dolandırıcılık mağdurlarının önemli bir kısmı orta ve alt-orta sınıftan. Biriktirdikleri az parayı “büyütmek” isteyen, finansal okuryazarlığı sınırlı, ama hayalleri olan insanlar. “Ben kandırılmazdım” düşüncesi, empati engelini oluşturuyor.
Üçüncüsü: Kurumsal sorumsuzluk.
Mağdurları görünür kılmak, kurumları sorgulamayı gerektiriyor. Düzenleyici kurumlar neden yetersiz kaldı? Bankalar şüpheli transferleri neden durdurmadı? Sosyal medya platformları dolandırıcılık reklamlarını neden yayınladı? Telekomünikasyon şirketleri sahte hatları neden denetlemedi? İhtiyaç duyulan dijital güvenlik hakkı neden tanınmıyor?
Bu soruların her biri, güçlü kurumsal aktörleri hedef alıyor. Kamp hikayesi ise “uzak coğrafyalardaki suçlular” anlatısına yaslanıyor—sorumluluğu dışsallaştırıyor.
Devlet Neredeydi?
Türkiye’de siber dolandırıcılık mağdurlarının büyük çoğunluğu, devlet kurumlarından tatmin edici bir yanıt alamıyor.
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na (BTK) yapılan başvurular çoğunlukla “tüketici şikayeti” olarak değerlendiriliyor. 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu işletmecilerin denetimine ilişkin açık hükümler içeriyor. Ama M2M hatların “sim box” veya dolandırıcılık operasyonlarında kullanılıp kullanılmadığı nasıl denetleniyor? Anormal trafik örüntüleri tespit ediliyor mu? Ediliyorsa hangi yaptırımlar uygulanıyor?
Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK), ancak belirli bir eşiğin üzerindeki şüpheli işlemleri inceliyor. İnceleme başlatılsa bile süreç aylar, bazen yıllar alıyor. Bu süre zarfında paralar çoktan yurt dışına, kripto cüzdanlarına, paravan şirketlere aktarılmış oluyor.
Savcılıklar, vakaları çoğunlukla “münferit dolandırıcılık” olarak ele alıyor. Oysa aynı yöntemleri kullanan, aynı para akış rotalarını izleyen, hatta aynı şüphelilerin adının geçtiği onlarca dosya var. Organizatörlü suç örüntüsü açıkça görülüyor ama dosyalar birleştirilmiyor.
Sonuç: Mağdur, kurumlar arasında ping-pong topu gibi savrulup, sonunda yalnız kalıyor.
UK Finance’ın 2025 raporuna göre İngiltere’de APP dolandırıcılığı mağdurlarının kayıplarının yüzde 59’u geri ödendi. Avustralya Bankacılık Birliği’nin “Scam-Safe Accord” çerçevesi sayesinde 2024’te dolandırıcılık kayıplarında yüzde 26 düşüş sağlandı. Buna karşın, Türkiye’de karşılaştırılabilir bir düzenleyici çerçeve henüz mevcut değil.
Daha Büyük Resim: Yapısal Tercihler
Bireysel kurumların başarısızlığı, daha büyük bir yapısal dönüşümün parçası.
Son kırk yılda dünya genelinde hakim olan ekonomi politikaları, devletin düzenleyici rolünü sistematik olarak zayıflattı. “Piyasa kendini düzenler” varsayımı, finansal suçların önünü açtı. Sınır ötesi sermaye serbestisi, para akışlarının takibini zorlaştırdı. Türkiye de bu küresel dönüşümün dışında kalmadı.
İnsan hakları gündemini şekillendiren uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum örgütleri, basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, azınlık hakları gibi konularda—haklı olarak—etkin çalışıyor. Ama ekonomik suç mağdurlarının hakları aynı önceliği taşımıyor.
Bunun yapısal bir nedeni var. Sivil toplumun önemli bir kısmı, finansal sistemden servet biriktirmiş aktörlerin hayırseverlik fonlarıyla finanse ediliyor. Bu fonlar, spekülatif işlemlerden, vergi optimizasyonundan, offshore yapılanmalardan elde edilen servetle besleniyor. Doğal olarak, bu servetin kaynağını sorgulayan gündemler—ekonomik haklar, finansal düzenleme, kurumsal hesap verebilirlik—öncelik listesinde geri kalıyor.
10 Aralık’a Dönüş: Unutulan Maddeler
10 Aralık 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni gerçekten okuyan kaç kişi var?
Beyannamenin 22. maddesi şöyle diyor: “Toplumun bir üyesi olarak herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir ve ulusal çabalar ve uluslararası işbirliği yoluyla, her devletin örgütlenme ve kaynaklarına uygun olarak, onuruna ve kişiliğinin özgür gelişimine vazgeçilmez olan ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının gerçekleştirilmesine hak kazanmıştır.”
Beyannamenin 23.maddesi çalışma hakkını tanımlıyor: “Çalışan herkes, kendisi ve ailesi için insan onuruna yakışır bir yaşamı güvence altına alan adil ve elverişli bir ücrete hakkına sahiptir.”
25.maddesi daha da açık: “Herkesin, kendisi ve ailesi için yiyecek, giyim, konut, tıbbi bakım ve gerekli sosyal hizmetler de dahil olmak üzere sağlık ve refah için yeterli bir yaşam standardına ve kendi kontrolü dışındaki koşullardan kaynaklanan geçim sıkıntısı durumunda güvenliğe hakkı vardır.“
“Kendi kontrolü dışındaki koşullardan kaynaklanan geçim sıkıntısı.” Profesyonel suç örgütleri tarafından dolandırılan bir vatandaşın durumu tam olarak bu değil mi? Devletin bu vatandaşı koruma yükümlülüğü yok mu?
Soğuk Savaş döneminde insan hakları söylemi ikiye ayrıldı. Batı bloğu “birinci kuşak haklar”ı—sivil ve politik hakları—öne çıkardı: İfade özgürlüğü, toplanma hakkı, seçme ve seçilme hakkı. Doğu bloğu ise “ikinci kuşak haklar“ı—ekonomik ve sosyal hakları—vurguladı: Çalışma hakkı, barınma hakkı, sosyal güvenlik hakkı.
Soğuk Savaş’ın bitişiyle bu ayrım sona ermedi, aksine derinleşti. Birinci kuşak haklar evrensel insan hakları olarak kabul görürken, ikinci kuşak haklar geri plana itildi. Ekonomik hakları savunmak, bir şekilde “ideolojik” olarak etiketlendi.
Geldiğimiz nokta şu; 21.yüzyılda bu çerçevenin genişletilmesi gerekiyor. Dijital güvenlik hakkı, artık temel bir insan hakkı olarak tanınmalı. Devletin vatandaşını siber suçlara karşı koruma yükümlülüğü, net bir şekilde tanımlanmalı. Şirketlerin—bankalar, telekomünikasyon şirketleri, sosyal medya platformları—hesap verebilirliği güçlendirilmeli.
Demokratik Meşruiyet Krizi
Bu tartışma akademik değil, politik sonuçları var.
“Sistem beni korumuyor” hissi, son yirmi yılda dünya genelinde yükselen siyasi kutuplaşmanın yakıtı. Bu söylem neden karşılık buluyor? Çünkü insanlar gerçekten yalnız bırakılmış hissediyor.
Milyonlarca lirasını kaybeden vatandaş BTK’dan “tüketici şikayeti” yanıtı aldığında, bankasından “işlem geri alınamaz” dendiğinde, savcılıktan “delil yetersiz/takipsizlik” kararı geldiğinde—o vatandaş sisteme olan güvenini kaybediyor.
Türkiye’nin Konumu: Hem Mağduru Hem Parçası
Türkiye bu küresel tablonun hem mağduru hem parçası.
Bir yanda dolandırıcılık kamplarına kaçırılan Türk vatandaşları var. INTERPOL verilerine göre Türkiye, vatandaşlarının bu tesislere götürüldüğü ülkelerden biri.
Diğer yanda milyonlarca lirasını kaybeden, hayatları kararan binlerce dolandırıcılık mağduru var.
Ve ortada: Yetersiz düzenleme, gecikmeli müdahale, “tüketici şikayeti” olarak kapatılan dosyalar, birleştirilmeyen soruşturmalar.
İlk bölümde aktarıldığı gibi, Türkiye’de kayıtlı bazı şirketler, telekomünikasyon altyapısını uluslararası dolandırıcılık ağlarına açabiliyor. M2M hatlar, scam center’ların Türk vatandaşlarına ulaşmasının kapısını aralıyor. Para akışları, paravan şirketlerden kripto borsalarına, oradan da Kamboçya’daki Huione gibi platformlara uzanıyor.
Bu zincirin her halkasında Türk kurumlarının müdahale edebileceği noktalar var. Ama müdahale ya gecikiyor ya da hiç gelmiyor.
Sonuç Yerine
10 Aralık’ta, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin yıldönümünde, çerçeveyi genişletme zamanı geldi.
Dolandırıcılık kamplarında tutulan insanlar mağdur—ve kurtarılmalılar. Ama dolandırıcılık mağdurları da mağdur—ve onlar da korunmalı, tazmin edilmeli, adalet bulmalı.
Bu iki mağdur grubu arasında hiyerarşi kurmak anlamsız. Mesele, her ikisinin de görünür kılınması. Ve her ikisinin de arkasındaki sistemik başarısızlıkların sorgulanması.
İnsan hakları, sadece devletin aktif müdahalesine karşı koruma değil. Devletin vatandaşını koruması gereken durumları da kapsıyor. Düzenleyici kurumların işini yapması, bankaların şüpheli işlemleri durdurması, platformların dolandırıcılık içeriklerini kaldırması—bunlar da insan hakları meselesi.
Ve belki de en önemlisi: İnsan hakları söyleminin toplumsal karşılık bulabilmesi için, insanların gündelik ekonomik mağduriyetlerini de kapsaması gerekiyor.
Üçüncü bölümde, FBI’ın 2024 raporundaki 16,6 milyar dolarlık kaybı, “Operation Level Up” stratejisini ve ABD’nin siber dolandırıcılıkla mücadelesinden Türkiye’nin çıkarabileceği dersleri inceleyeceğiz.
Kavram Sözlüğü
APP Fraud (Authorized Push Payment): Mağdurun kendi iradesiyle—ancak kandırılarak—para transferi yapması. Geleneksel dolandırıcılıktan farkı, işlemin mağdur tarafından başlatılması ve bu nedenle bankaların otomatik koruma mekanizmalarını atlaması.
Dijital Güvenlik Hakkı: Vatandaşların güvenli, emniyetli ve gizliliği koruyan dijital teknolojilere erişim hakkı ve devletlerin vatandaşları siber suçlara karşı koruma yükümlülüğü. Avrupa Birliği, Ocak 2023’te imzalanan Dijital Haklar ve İlkeler Beyannamesi ile bu hakkı resmi olarak tanıdı. BM İnsan Hakları Konseyi de 2016’dan bu yana “çevrimdışı sahip olunan hakların çevrimiçi ortamda da korunması gerektiğini” teyit ediyor.
Dolandırıcılık Kampı (Compound): Güneydoğu Asya’da (özellikle Kamboçya, Myanmar, Laos, Filipinler) bulunan, dolandırıcılık operasyonlarının yürütüldüğü tesisler. Çoğunlukla insan ticareti mağdurlarının zorla çalıştırıldığı, dışarıyla iletişimin kısıtlandığı, fiziksel şiddetin yaygın olduğu yerler. Uluslararası literatürde “compound” olarak bilinir.
M2M Hat (Machine to Machine): Makineler arası iletişim için tasarlanmış telefon hatları. Normalde IoT cihazları, ödeme terminalleri, güvenlik sistemleri için kullanılır. Dolandırıcılar tarafından kitlesel arama ve SMS kampanyaları için istismar edilebilir.
Scam-Safe Accord (Avustralya): Avustralya Bankacılık Birliği’nin (ABA) Kasım 2023’te başlattığı çerçeve. Temel unsurları: Confirmation of Payee – ödeme yapmadan önce alıcı hesap adı doğrulama; yeni hesap açılışlarında biyometrik doğrulama; şüpheli işlemlerde uyarı ve geciktirme; sektör genelinde istihbarat paylaşımı (AFCX ve FRX); yüksek riskli ödeme kanallarına limit.
