Yargıtay, AYM’nin İptal Ettiği Darbe Dönemi Ürünü 221 Sayılı Kanunu “Kazanılmış Hak” Adı Altında Canlandırıyor
221 Sayılı Kanun Üzerine İkinci Yazı
Forseti’de Temmuz 2024’te yayımlanan yazımızda, 9. Yargı Paketi kapsamında yasalaştırılmak istenen bir düzenlemeyi ele almıştık. Konu şuydu: Anayasa Mahkemesi’nin 21.04.2022 tarihli, 2021/19 E., 2022/46 K. sayılı kararıyla Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilen 221 sayılı “Amme Hükmi Şahısları veya Müesseseleri Tarafından Fiilen Amme Hizmetlerine Tahsis Edilmiş Gayrimenkuller Hakkında Kanun“un hükümleri, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na eklenmek istenen Geçici 20. madde ile yeniden hukuk düzenine sokulmak isteniyordu. 27 Mayıs darbesinin ardından kurulan 1. Milli Birlik Komitesi Hükümeti döneminde kabul edilmiş, bir ara dönem ürünü, tasfiye niteliğindeki kanunun hükümleri; Anayasa Mahkemesi kararına rağmen başka bir kanuna yama yapılarak canlandırılmak isteniyordu.
Bu girişim, kamuoyu eleştirileri ve Meclis’teki tartışmalar sonucunda geri çekildi. Kabul edilen bir önergeyle Kamulaştırma Kanunu’ndaki söz konusu değişiklik teklif metninden çıkarıldı. Yasama organı, Anayasa Mahkemesi kararına saygı duymak zorunda olduğunu böylece kabul etti. Hukuk devleti açısından önemli bir sınavdı ve yasama cephesinde bu sınav geçilmiş göründü.
Ne var ki aradan geçen süre, aynı 221 sayılı Kanun hükümlerinin bu kez çok daha tehlikeli bir yoldan — yargı eliyle — yeniden canlandırılmakta olduğunu gösterdi. Üstelik bu canlandırma, Anayasa Mahkemesi’ne iptal başvurusunu bizzat tetiklemiş bir davada, yani somut norm denetiminin tam da hizmet etmesi gereken yerde, “kazanılmış hak” kavramı araç kılınarak yapıldı. Bu yazının konusu, yasamanın vazgeçtiği ihya girişiminin yargı eliyle sürdürülmesi ve onun arkasındaki daha büyük mesele: Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığının aşınması.
Bir İtiraz Başvurusunun Anatomisi: 221 Sayılı Kanun Nasıl İptal Edildi?
Konu, Konya’da bir mülhak vakfa ait, üzerinde bir ilkokul bulunan taşınmazla ilgili. Milli Eğitim Bakanlığı, 221 sayılı Kanun’a dayanarak müvekkil vakfın taşınmazı hakkında tapu iptali ve tescil davası açtı. Davayı gören Konya 1. Asliye Hukuk Mahkemesi, 221 sayılı Kanun’un Anayasa’ya aykırılığı iddiasını ciddi buldu ve Anayasa’nın 152. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi’ne itiraz yoluyla başvurdu. Anayasa Mahkemesi de 21.04.2022 tarihli kararıyla Kanun’un tüm maddelerini iptal etti; karar, 04.08.2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak 04.05.2023 günü yürürlüğe girdi.
İptal gerekçesi, hukuk devleti açısından son derece açık. Anayasa Mahkemesi; Kanun’un kamulaştırmada kamu yararının yargısal denetimine imkân tanımadığını, gerçek karşılık ölçütünü karşılamadığını, mülkiyet hakkına yönelik sınırlamanın birey için katlanılabilir bir külfete dönüşmesini engelleyecek herhangi bir telafi mekanizması içermediğini saptadı. Kısacası: Kanun, Anayasa’nın 13., 35. ve 46. maddelerini ihlal ediyordu.
İlk derece mahkemesi, kendi başvurusu üzerine verilen iptal kararına uygun şekilde davayı reddetti. İstinaf mahkemesi de bu ret kararını hukuka uygun buldu. İki derece yargı mercii, Anayasa’nın 152. maddesinin son fıkrasındaki açık hükme uygun şekilde hareket etti.
Nedir bu hüküm? Anayasa’nın 152. maddesinin son fıkrası, somut norm denetimine özgü kendine has bir bağlayıcılık rejimi kurar: Esas hakkındaki karar kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesi’nin itiraz yoluyla verdiği karar mahkemeye ulaşırsa, mahkeme bu karara uymak zorunda. Olağan iptal kararlarından farklı, özel bir rejim bu. İptal kararı, itiraz yoluna başvuran mahkemenin davası bakımından münhasıran geriye yürür. Somut norm denetiminin amacı zaten bu: Hâkim, önüne gelen davada Anayasa’ya aykırı gördüğü bir normun iptalini isteyerek o davada Anayasa’ya uygun bir çözüme ulaşır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi, 12.12.1989 tarih ve 1989/11-48 sayılı kararında bu ilkeyi açıkça ortaya koymuş: İtiraz yoluna başvuran mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nce verilecek karara uymak zorunda; iptal kararının etkisini önceye uygulayacak. Aynı bağlayıcılık, itiraz yoluna başvurmayan diğer mahkemelerin derdest davaları için de geçerli. Anayasa’nın 153. maddesindeki “Anayasa Mahkemesi kararları… yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar” hükmünün zorunlu sonucu bu.
Yargıtay Kararı ve Hiç Sorulmamış Soru
Davacı idare ve feri müdahiller kararı temyiz etti. Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, 16.07.2025 tarihli kararıyla oy çokluğuyla bozma hükmü kurdu. Bozmanın gerekçesi şöyleydi: 221 sayılı Kanun’un iptali, idare lehine doğmuş kazanılmış hakları etkilemez.
Burada durup bir soru sormak gerek: Bozma kararı, Anayasa’nın 152. maddesinin son fıkrasını hiç tartışmamıştır. İtiraz yoluna başvuran mahkemenin iptal kararına uyma zorunluluğu, iptal kararının bu dava bakımından münhasıran geriye yürümesi, somut norm denetiminin bu davada üretmesi gereken anayasal sonuç — hiçbiri çoğunluk kararında tartışma konusu yapılmamış. Dairenin bir üyesi, Feyzullah Taşkın, karşı oyunda bu anayasal zorunluluğu isabetle tespit etmiş; ne var ki çoğunluk, bu tespite cevap vermemiş.
Tesadüfi bir suskunluk değil bu. Çünkü 152. maddenin son fıkrası, bu davada tartışmaya açık bir mesele değil; davanın Anayasa’ya uygun tek çözümünü zaten dikte ediyor. Çoğunluk da bu yüzden hükmü tartışmak yerine başka bir hukuki figüre, “idare lehine kazanılmış hak” kavramına sığınmış.
Oysa bu kavramın bu davada tutunacak bir yeri yok. Kazanılmış hak ilkesi, hukukun genel ilkesi olarak hukuka uygun bir işleme veya geçerli bir norma dayanılarak elde edilmiş hakları korur. Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasa’nın 13., 35. ve 46. maddelerini ihlal ettiği tespit edilerek iptal edilmiş bir kanundan doğan mülkiyet kaybını “kazanılmış hak” olarak nitelendirmek, kavramın özüyle bağdaşmaz. İptal kararı, normun hukuk düzeninde başından beri geçerli bir yer tutmadığını ortaya koyar; geçersiz bir temelden kazanılmış hak türetilemez.
Daha kritik bir nokta var. Kazanılmış hak kurumu, tarihsel ve kavramsal olarak bireyi devlet karşısında korur. İyi niyetli üçüncü kişilerin, sonradan değişen veya iptal edilen normlara dayanarak elde ettikleri hakların geriye dönük alınmasını önler. Bu davada ise “hak sahibi” bizzat devlet — üstelik Anayasa’ya aykırı normu çıkaran iradenin sahibi, yani yasama organının muhatabı olan devlet. Bir devletin, kendi Anayasa’ya aykırı düzenlemesinden kazanılmış hak iddia etmesi, hukukun en temel ilkelerinden biriyle çelişir: Kimse kendi kusurundan yararlanamaz. Kazanılmış hak ilkesini, devletin Anayasa’ya aykırı eylemlerini kalıcılaştırmanın aracı haline getirmek, bu kurumun ruhunu tersyüz etmek demektir.
Aksi yorumu kabul ettiğimizde nereye varırız? Devlet, Anayasa’ya aykırı bir kanunla mülke el koyar; kanun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilir; ancak iptal kararı bu el koymayı tersine çeviremez çünkü “kazanılmış hak” engel teşkil eder. Bu mantıkta Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı sembolik bir belgeye, somut norm denetimi işe yaramaz bir mekanizmaya dönüşür. Anayasa’nın 152. ve 153. maddeleri fiilen işlevsizleşir.
Yasamanın Vazgeçtiği, Yargının Sürdürdüğü
Bu davanın daha geniş bir çerçevede okunması gereken yanı şu: Aynı 221 sayılı Kanun, aynı Anayasa Mahkemesi iptal kararı — iki farklı organ nezdinde iki farklı sonuç üretti.
2024’te yasama organı, 9. Yargı Paketi’yle 221 sayılı Kanun’un içeriğini Kamulaştırma Kanunu’na Geçici 20. madde olarak aktararak Anayasa Mahkemesi kararını aşmaya çalıştı. Kamuoyu eleştirileri, hukuki argümanlar ve Meclis’teki tartışmalar bu girişimin geri çekilmesine yol açtı. Yasama, Anayasa Mahkemesi kararına saygı göstermek zorunda olduğunu kabul etti.
2025’te ise aynı hukuki sorun Yargıtay önüne geldiğinde benzer bir hassasiyet göremedik. Yüksek Mahkeme, yasamanın cesaret edemediğini yaptı: İptal edilmiş normun hükümlerinin, “kazanılmış hak” kılıfı altında, fiilen uygulanmaya devam edebileceğine hükmetti. Yasamanın açıkça yapmaktan vazgeçtiği şey, yargı tarafından bir içtihadi figür aracılığıyla dolaylı yoldan gerçekleştirildi.
Anayasal açıdan dikkat çekici bir asimetri bu. Anayasa’nın 153. maddesindeki bağlayıcılık hükmü, yalnızca yasama organına değil, yargı organına da hitap eder. Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı; yasamayı iptal edilen normu yeniden kanunlaştırmaktan alıkoyduğu gibi, yargıyı da iptal edilen normu içtihat yoluyla yaşatmaktan alıkoymalı. Aksi takdirde yasama sahasında sağlanan anayasal disiplin, yargı sahasında kolayca dolanılır hale gelir — ki bu, Anayasa’nın 11. maddesindeki üstünlük ilkesinin fiilen ortadan kalkması anlamına gelir.
Mülkiyet Hakkı ve Kanunilik Unsuru
Önceki yazıda mülhak vakıf hayratlarının korunması gereken niteliğine dikkat çekmiştik. Orada anlatılan mesele, bu dava bakımından somut bir biçime büründü: Mülhak bir vakfa ait, tarihsel ve toplumsal değeri olan bir taşınmaz; Anayasa’ya aykırılığı bizzat Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmiş bir kanuna dayanılarak idare adına tescil edilmek isteniyor.
Anayasa’nın 35. maddesi ve AİHS Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi, mülkiyet hakkına yönelik her müdahalenin geçerli bir kanuni dayanağa sahip olmasını emreder. Bu “kanunilik” şartı, yalnızca iç hukukta bir kanun metninin bulunmasıyla karşılanmaz. Kanunun Anayasa’ya uygun olması, erişilebilirlik, öngörülebilirlik, hukukun üstünlüğüne uyum gibi niteliksel ölçütleri de karşılaması gerekir. Anayasa Mahkemesi’nce Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiş bir kanunun bu ölçütleri taşıdığı ise — tanımı gereği — söylenemez.
Başka bir deyişle: İptal edilmiş bir kanuna dayanılarak yapılan mülkiyet müdahalesi, kanunilik unsurundan yoksun. Bu müdahalenin Anayasa’nın 35. maddesine, 46. maddesindeki kamulaştırma güvencelerine ve AİHS Ek Protokol 1/1’e aykırı düşeceği açık. Yargıtay’ın bozma kararına uyularak verilen tescil hükmü; işte tüm bu anayasal ve uluslararası hukuki güvenceleri birden ihlal eder.
Bir önceki yazıda değinilen bir başka Anayasa Mahkemesi kararını da burada hatırlamak gerek: 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 38. maddesi, benzer bir mantıkla, kamulaştırmasız el atılan taşınmazlar bakımından yirmi yıllık hak düşürücü süre öngörmekteydi. Anayasa Mahkemesi, 2002/112 E., 2003/33 K. sayılı ve 10.04.2003 tarihli kararıyla bu maddeyi de oybirliğiyle iptal etti. Gerekçede; kamulaştırma yöntemi kullanılmaksızın yapılan el atmaların sonradan yasal sonuç doğurmasının “anayasal dayanağı olmayan kamulaştırmasız el koyma” anlamına geldiği, mülkiyet hakkının “zamanötesi” niteliği taşıdığı ve devlet faaliyetlerinin kazanılmış haklara saygı gerektirdiği açıkça vurgulandı. 221 sayılı Kanun’un iptali, izole bir karar değil, tutarlı bir anayasal çizginin parçası.
Nereye Gidiyoruz?
Dava, şu an Yargıtay önünde temyiz aşamasında. Yerel mahkeme, bozmaya uyarak tescil kararı vermiş; müvekkil vakıf da bu karara karşı temyiz yoluna başvurmuş durumda. Nihai mercinin anayasal hassasiyeti tartışıp tartışmayacağını, Anayasa’nın 152. maddesinin son fıkrasının emredici hükmüne sonunda bir cevap verilip verilmeyeceğini göreceğiz.
Ne var ki bu davada gelinen nokta, başlı başına düşündürücü: Anayasa Mahkemesi’ne itiraz yoluyla başvuruyu bizzat tetiklemiş, somut norm denetiminin doğal muhatabı olan bu davada bile iptal kararı fiilen uygulanmadı. Oysa olması gereken şu: 221 sayılı Kanun’a dayanılarak açılmış ve halen derdest tüm uyuşmazlıklar bakımından, Anayasa Mahkemesi iptal kararının ve ona bağlı anayasal sürecin eksiksiz izlenmesi. İlk derece mahkemelerinin iptal edilen normu uygulamaktan kaçınması; gerekirse diğer derdest davalarda da yeni itiraz başvurularına başvurulması; Yargıtay’ın bu davaları anayasal çerçeveye oturtması — hukuk devletinin beklediği budur.
Görünen o ki iptal edilen kanunun fiilen uygulanmaya devam etmesinin arkasındaki gerçek kaygı başka: Geçmişe yönelik çok sayıda davanın açılabileceği, idare aleyhine büyük bir hukuki ve mali yükün doğabileceği endişesi. Anlaşılır bir kaygı belki; ancak Anayasa’ya aykırılığı bizzat Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmiş bir kanunun hükümlerini, pratik sonuçlarından çekinerek ayakta tutmak, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Anayasa Mahkemesi bir normu Anayasa’ya aykırı bulmuşsa, o normun uygulanmaya devam etmesinin doğuracağı yük artık anayasal bir mesele değil, siyasi bir tercih meselesi — ve o tercih de yasama organı tarafından, Anayasa sınırları içinde, açık ve saydam biçimde yapılmak zorunda; yargı eliyle dolaylı yoldan değil.
Gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek daha var: Hukuk, hele hele devletin yanlışlarını haklı çıkarmaya, üstünü örtmeye yönelik bir tavır içinde olamaz. Ne kazanılmış hak ilkesi, ne hukuki güvenlik ilkesi, ne de dava ekonomisi kaygıları — hiçbiri, devletin Anayasa’ya aykırı eylemlerini kalıcılaştırmanın aracı olamaz. Bu kurumların tarihsel varlık sebebi, vatandaşı devlet karşısında korumak; tersine çevrildiklerinde, hukuk devleti adını taşımaya devam edemezler.
2024’te yasama sahasında gösterilen hassasiyetin, 2026’da yargı sahasında da gösterilmesi umudumuz. Aksi halde 27 Mayıs darbesinin bir tasfiye kanunu olan 221 sayılı Kanun, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararına rağmen, kazanılmış hak kılıfı altında hukuk düzenimizdeki yaşamını sürdürecek. Böyle bir ihtimal yalnızca müvekkil vakfın hakları açısından değil; Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı, somut norm denetiminin işlevselliği ve anayasal hukuk devletinin geleceği açısından da kaygı verici.
Nihayetinde sorulması gereken soru şu: Anayasa Mahkemesi’ne bir norm götürüldüğünde, mahkeme o normu Anayasa’ya aykırı bulduğunda, ne olur? Hukuk devletinin kendisi kadar basit bir cevabı hak ediyor bu soru: O norm, artık o dava dahil hiçbir davada uygulanamaz. Bu cevabı bulanıklaştıran her yorum, hangi niyetle yapılırsa yapılsın, anayasal denetimin anlamını tüketir.

