4/C’den Proje Personeline: TÜİK’te Değişmeyen Güvencesiz İstihdam Modeli

4/C’den Proje Personeline: TÜİK’te Değişmeyen Güvencesiz İstihdam Modeli


Aralık 2017’de bu sayfalarda, 696 sayılı KHK ile 657 sayılı Kanun’un 4/C fıkrasının yürürlükten kaldırılmasına dair bir yazı yayımladık. Başlık umut vericiydi: “4/C Statüsü Kaldırıldı; Geçici Personel Artık Sözleşmeli Personel”. O yazıda statü değişikliğinin olumlu yanlarını belirtirken, asıl meselenin çözülmediğini, kamu hizmetinin esasını oluşturan personelin kadrolu statüde çalıştırılmasının kaçınılmaz bir zorunluluk olarak önümüzde durduğunu, geçiş aşaması ve sonrasında mali ve özlük haklar bakımından pek çok uyuşmazlık çıkacağını da belirtmiştim.

Aradan sekiz yıl geçti. Öngörü doğrulandı; ancak beklenenden çok ötesinde bir biçimde. Bugün Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bünyesinde “proje personeli” adı altında sürdürülen istihdam uygulaması, aslında kaldırıldığı ilan edilen 4/C statüsünün farklı bir isim altında yeniden üretilmesinden başka bir şey değil.

Yeni de sayılmaz üstelik. Prof.Dr. Mesut Gülmez’in TBMM 4/C’lileri: Sendika Karşıtı Geçici Personel İstihdamı başlıklı çalışmasında ortaya koyduğu üzere, 2003’te TBMM’de uygulamaya konulan 4/C modeli, sendikalı geçici işçilerin tasfiye edilip yerlerine sendikasız geçici personel alınması suretiyle kamu istihdamında “istisnai” statülerin sistematik biçimde yaygınlaştırılmasının ilk örneklerinden biriydi.

TÜİK’teki bugünkü uygulama, yirmi yılı aşkın bu yapısal eğilimin son halkası. Bu yazı, söz konusu yeniden üretimin hukuki analizi ve proje personeline dair bir davada Ankara 27. İdare Mahkemesi tarafından verilen bir kararın değerlendirilmesini içermektedir.

TÜİK’te Proje Personelinin Sayısal Gerçekliği

Kurumun kendi beyanıyla başlayalım. 4/C geçici personel statüsünün kaldırılması sürecinde ciddi bir sendikal mücadele veren Haksen Konfederasyonu‘na bağlı Büro Çalışanları Hak Sendikası’nın proje personeli uygulamasına dair TÜİK aleyhine açtığı davada davalı idare, 20.10.2025 tarihli cevap dilekçesinde şu tabloyu ortaya koydu: Kurum merkez ve taşra teşkilatında yaklaşık 4.000 personel görev yapıyor; bunların 2.979’u proje personeli. Açık ifadesiyle: TÜİK personelinin yaklaşık yüzde yetmiş beşi, hukuken “istisnai” ve “geçici” sayılması gereken bir statüde istihdam ediliyor.

Oran, başlı başına bir anayasal sorun tablosu. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu‘nun 4/B maddesi, sözleşmeli personel istihdamını “kalkınma planı, yıllık program ve iş programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi, işletilmesi ve işlerliği için şart olan, zaruri ve istisnai hallere münhasır olmak üzere” mümkün kılıyor. “Zaruri ve istisnai” ifadesi yeterince açık: sözleşmeli istihdam, kuralın kendisi değil istisnası. Bir kurumun dörtte üçünün bu istisnai statüyle çalıştırılması ise istisnanın kurala dönüştüğünü gösteriyor. Yasanın amacı aşılmış, tersine çevrilmiş durumda.

Anayasa’nın 128. maddesi ile de aynı oranda açık bir çelişki söz konusu. Anılan hüküm, devletin ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceğini emrediyor.

Resmi istatistik üretimi, tanımı gereği sürekli ve kesintisiz bir kamu hizmeti. Nüfus sayımları, tarım sayımları, ekonomik göstergelerin hesaplanması — hepsi toplumsal yaşamın zaman içinde kesintisiz takip edilmesini gerektiren faaliyetler. Böyle bir hizmetin dörtte üçünü “geçici” sayılan bir kadroya yaptırmak, 128. maddenin lafzına da ruhuna da uymuyor.

Proje Personeli Statüsü: Mevzuat Labirentinde Kaybolan Hukuki Dayanak

Peki TÜİK, bu personeli hangi hukuki dayanakla istihdam ediyor? İdarenin bu soruya verdiği cevap, başlı başına öğretici. Cevap dilekçesinde 657 sayılı Kanun, 375 sayılı KHK, 666 sayılı KHK, 5429 sayılı Türkiye İstatistik Kanunu, 6/6/1978 tarihli ve 7/15754 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan Sözleşmeli Personel Çalıştırılmasına İlişkin Esaslar, 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ve buna ek olarak çeşitli Cumhurbaşkanlığı yazıları ile genelgelere atıf yapılıyor. Sekiz sayfalık savunmanın üst üste binen hükümleri, proje personelinin tabi olduğu rejimi açıklamaktan çok, söz konusu statünün hukuki belirsizliğini kanıtlıyor.

Davalı idarenin savunmasına göre proje personelinin istihdam dayanağı, 657 sayılı Kanun’un 4/B maddesi ile Sözleşmeli Personel Çalıştırılmasına İlişkin Esaslar’ın “Bir yıldan az süreli veya mevsimlik çalışma” başlıklı Ek 8. maddesi. Ek 8, parça başı ve kısmi zamanlı çalıştırmanın kurallarını düzenliyor; bu kapsamda çalıştırılan personele, ikinci fıkra uyarınca belirlenen ücretler dışında herhangi bir ödeme yapılmasını yasaklıyor. TÜİK, bu hükme dayanarak proje personeline 375 sayılı KHK’nın Ek 8, 9 ve 10. maddelerinde düzenlenen aile yardımı, ek ödeme ve ilave ödemenin yapılamayacağını ileri sürüyor.

Ne var ki ciddi bir çelişki var ortada. Ek 8’in öngördüğü rejim, adının da işaret ettiği üzere, bir yıldan az süreli veya mevsimlik, yahut kısmi zamanlı ya da parça başı çalışmaya ilişkin. Oysa proje personelinin TÜİK’te yürüttüğü faaliyet ne bir yıldan az süreli, ne mevsimlik, ne de kısmi zamanlı.

Dava dosyasına sunulan hizmet sözleşmesi örneklerinde açıkça “çalışma saat ve süreleri Devlet memurları için saptanan çalışma saat ve sürelerinin aynıdır” hükmü yer alıyor. Yani proje personeli tam zamanlı ve sürekli çalışıyor. Buna rağmen, mali haklardan mahrum kalmayı gerektiren parça başı/mevsimlik rejim hükümleri kendisine uygulanıyor. Hukuki bir kılıf bu; gerçekliği değil, görünümü düzenleyen bir tercih.

Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığı’nın 22.11.2024 tarihli yazısı, kılıfın ne denli sırıttığını gösteriyor. Söz konusu yazıda TÜİK bünyesinde 2025 yılı için 16.000 adam/ay sözleşmeli personel çalıştırılması uygun görülmüş; bu personelin görev alanı ise “Resmi İstatistik Programı ile kalkınma planlarında yer alan ve/veya acil veri ihtiyacı bulunan durumlarda yapılacak veri derleme, değerlendirme ve benzeri çalışmalar” olarak tanımlanmış.

Yani proje personeli, TÜİK’in geçici veya destek hizmetlerinde değil; Kurum’un 5429 sayılı Kanun ile belirlenen asli görevi olan Resmi İstatistik Programı kapsamındaki faaliyetlerde istihdam ediliyor. Görev sürekli, asli; ama personel “geçici” sayılıyor.

Fraus Legis: Yargı Kararlarıyla Kazanılan Hakların Dolanılması

4/C statüsünün kaldırılma süreci, kamu personel hukuku açısından öğretici bir mücadele hikâyesi. TEKEL işçilerinin eylemleri, Haksen Konfederasyonu’nun hukuki mücadelesi, Sabahattin Gürler davasında Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 18.03.2010 tarihli Anayasa Mahkemesine başvuru kararı ve ardından gelen Danıştay 12. Dairesi kararları, 4/C’li geçici personelin kıdem tazminatı, iş sonu tazminatı ve sendikal haklar konularında kazanımlar elde etmesini sağladı. 696 sayılı KHK ile statünün kaldırılması ve mevcut personelin 4/B sözleşmeli personel statüsüne geçirilmesi, bu uzun mücadelenin sonucuydu.

Bugün TÜİK’teki proje personeli uygulaması, o kazanımı dolanan bir uygulama. Yargı kararlarıyla tespit edilen hukuka aykırılıkların, personele farklı bir isim takılarak ve mevzuatta başka bir hüküm bulunarak yeniden üretilmesi — Roma hukukundan beri bilinen fraus legis, yani kanuna karşı hilenin tipik bir örneği. Hukuk düzeninin bir tarafıyla yasakladığı sonucun, diğer tarafıyla farklı bir yoldan yeniden üretilmesi kabul edilemez.

TÜİK’teki proje personeli uygulaması, aslında yalnızca 4/C’nin teknik bir devamı da değil. Gülmez’in TBMM örneğinde ortaya koyduğu gibi, kamu istihdamında sendikal hakları etkisizleştiren geçici statülerin sistematik yeniden üretimine verilebilecek güncel bir örnek bu. Geçici personel istihdamı, kanunda “istisnai” olarak tanımlanmış olmakla birlikte, uygulamada kadrolu istihdamın yerini alan esnek ve güvencesiz bir modele dönüşüyor.

Asıl dikkat çekici olan, bu “yeniden üretim“in mekânı olarak yine TÜİK’in seçilmiş olması. Sabahattin Gürler, 1989-2008 yılları arasında TÜİK bünyesinde 4/C’li geçici personel olarak çalışmıştı. Danıştay 12. Dairesi’nin 20.01.2016 tarihli ve E.2015/3845 sayılı kararı da yine TÜİK’te çalışmış bir 4/C’liye ilişkindi. 4/C statüsünün hukuki mücadelesinin merkezinde yer almış bir kurum, aynı modeli farklı bir kılıfla sürdürüyor. Tesadüf değil bu; sistematik bir tercih.

TÜİK’in Kurumsal Meşruiyet Sorunu ve Güvencesiz İstihdam

Meseleyi bir an için mali haklar ekseninden çıkarıp kamu yararı açısından değerlendirelim. TÜİK’in ürettiği veriler uzun süredir kamuoyunda ciddi tartışmalara konu. Kurum bu tartışmalara sıklıkla yanıt vermek durumunda kalıyor, metodolojisini savunmak için basın toplantıları düzenliyor, uluslararası standartlara uygunluk iddiasını yineliyor.

Bu yazının konusu söz konusu veri güvenilirliği tartışmasına girmek değil. Ancak kamuoyunda kurumsal güvenilirliği sorgulanmakta olan bir kurumun, personelinin dörtte üçünü güvencesiz, belirli süreli ve haklardan yoksun bir statüde çalıştırması, meşruiyet sorununu ikiye katlıyor.

İstatistik üretiminin niteliği, onu üreten insanların niteliğinden ayrı düşünülemez. Veri toplama, doğrulama, analiz ve yayımlama süreçleri kurumsal hafıza, deneyim birikimi ve mesleki süreklilik gerektirir. Sözleşmesi her an sona erebilecek, yaptığı işin karşılığında kamu görevlisi haklarından yoksun çalıştırılan bir personelle üretilen veriye duyulacak güvenin sınırlı olacağı ortada.

Dijital dönüşüm, yapay zekâ ve büyük veri çağında istatistik hizmeti her zamankinden stratejik bir önem taşırken; Avrupa Birliği uyum süreci, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ve OECD yükümlülükleri güvenilir ve kaliteli istatistik üretimini zorunlu kılarken, bu kadar kritik bir hizmetin güvencesiz personelle sürdürülmesi kurumsal hafıza kaybına, motivasyon düşüklüğüne ve kalite sorunlarına davetiye çıkarıyor.

Proje personeli meselesi, bu nedenle yalnızca bir mali haklar davası değil; aynı zamanda kamu istatistiğine duyulan güvenin de meselesi.

4/C ile Proje Personeli Arasında Değişmeyenler

“Proje personeli”nin eski 4/C’den farkı ne? Mali ve özlük hakları bakımından yapılan karşılaştırma çarpıcı. Hem eski 4/C’li geçici personel hem de bugünkü proje personeli, asli ve sürekli kamu hizmetinde çalıştırılıyor, kamu görevlilerine tanınan mali haklardan (aile yardımı, ek ödeme, ilave ödeme) mahrum bırakılıyor, iş güvencesinden yoksun bir belirli süreli sözleşme rejimine tabi tutuluyor, aynı iş yerinde aynı işi yapan memur veya 4/B sözleşmeli personelle aynı hakları paylaşmıyor.

İsim değişti, bağlandıkları mevzuat maddesi değişti; fakat statünün özünü oluşturan güvencesizlik, eşitsizlik ve istisnanın kurala dönüşmesi — değişmedi.

Bazı açılardan durum, 4/C döneminin de gerisine düşmüş olabilir. 4/C’li geçici personelin Danıştay kararlarıyla kazandığı iş sonu tazminatı hakkı, kıdem tazminatı niteliğindeki ödemeye erişim, sendikal haklar — bunların hiçbiri proje personeli için henüz tartışma konusu bile olamadı. Çünkü “proje personeli” statüsü mevzuatta açık ve bütünsel bir tanım olarak mevcut değil.

657 sayılı Kanun’un 4. maddesinde numerus clausus (sınırlı sayı) ilkesiyle belirlenmiş olan istihdam türleri arasında proje personeli yer almıyor. Bu da ilgili personelin hangi hukuki çerçeveye tabi olduğuna dair temel belirsizliği besliyor.

Ankara 27. İdare Mahkemesi’nin Ret Kararı: Üç Kritik Eksiklik

Ankara 27. İdare Mahkemesi, 05.03.2026 tarihli kararıyla, Büro Çalışanları Hak Sendikası’nın açtığı davayı oybirliğiyle reddetti. Gerekçe özetle şöyle: Proje personeli, 375 sayılı KHK’nın Ek 8, 9 ve 10. maddelerinde sayılan personel kapsamında değildir; bir yıldan az süreli veya mevsimlik hizmet kapsamında, Sözleşmeli Personel Çalıştırılmasına İlişkin Esaslar’ın Ek 8. maddesine göre parça başı ücretle çalışmaktadır; bu kapsamda belirlenen ücretler dışında herhangi bir ad altında ödeme yapılması yasal olarak mümkün değildir.

Saygı duyulacak bir biçimsel tutarlılığı var bu gerekçenin. Mahkeme mevzuatın lafzına sadık kaldı, Ek 8’in açık hükmünü doğrudan uyguladı. Ancak bu yaklaşım üç önemli sorunu göz ardı ediyor.

Birincisi: Mahkeme, proje personelinin fiilen kısmi zamanlı veya parça başı çalışıp çalışmadığını incelemedi. Dava dosyasında sunulan hizmet sözleşmesi örneklerinde çalışma saatlerinin memurların çalışma saatleriyle aynı olduğu açıkça belirtilmişti. Ek 8’in uygulanabilmesi için personelin fiilen kısmi zamanlı veya parça başı çalışması gerekir. Bu unsur somut olayda bulunmadığı halde mahkeme söz konusu maddeyi formel olarak uyguladı. Hukuk uygulamasında sıkça karşılaşılan “lafza sadakat, gerçekliğe körlük” sorununun tipik bir örneği.

İkincisi: Mahkeme, davacı sendikanın ileri sürdüğü anayasal argümanları — Anayasa’nın 10., 55., 70. ve özellikle 128. maddeleri — tartışmadı. Anayasa’nın 128. maddesi, asli ve sürekli görevlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülmesini emrederken; fiilen asli ve sürekli görevlerde çalıştırılan personelin kanunla düzenlenmemiş bir statüde istihdam edilmesi, bu hükümle açıkça çelişiyor. Mahkeme, bu temel anayasal soruna hiç değinmeden alt mevzuat hükümlerini uygulamakla yetindi. Oysa idari yargının görevi, yalnızca alt mevzuatı uygulamak değil, bunu anayasal ilkeler ışığında yorumlamaktır.

Üçüncüsü: Mahkeme, Danıştay 12. Dairesi’nin 20.01.2016 tarihli ve E.2015/3845, K.2016/56 sayılı “referans norm” içtihadını değerlendirmedi. Söz konusu kararda Danıştay, 657 sayılı Kanun’un 4/C kapsamındaki geçici personelle ilgili uyuşmazlıkların çözümünde, 657 sayılı Kanun hükümlerinin referans norm olarak uygulanabileceğine hükmetmişti. Bu içtihat, farklı statülerdeki kamu personeli arasında mali haklar bakımından benzerlik gerektiğinde, genel kamu personel hukuku ilkelerinin uygulanabileceğini gösteriyor. Aynı ilke, hukuki belirsizlik içindeki proje personeli için de geçerli olmalı.

Sonuç: Yirmi Yıllık Yapısal Eğilim ve İstinaf Aşaması

2017 Aralığında 4/C statüsünün kaldırılmasını değerlendirirken “kamu hizmetinin esasını oluşturan işleri yapan bu personelin, her türlü haktan doğrudan ve istisnasız yararlanan, kadrolu statüde çalıştırılmaları, kaçınılmaz bir zorunluluktur” demiştim. Bugün aynı tespiti yeniden yapmak zorunda olmak, son sekiz yılda yol alınmadığının göstergesi. 4/C’nin kaldırılmasıyla kapatılması umulan güvencesiz istihdam kapısı, proje personeli uygulamasıyla yeniden açıldı.

Mesele bir mevzuat hatası veya idari tercih meselesi değil. Mesele, kamu hizmetinin nasıl örgütleneceğine dair temel bir tercih. Gülmez’in TBMM örneği üzerinden yirmi yıl önce gösterdiği gibi, kamu istihdamında “geçici” statüler yoluyla sendikal hakların ve iş güvencesinin sistematik biçimde sınırlandırılması, Türkiye’de uzun süredir devam eden yapısal bir eğilim.

Anayasa’nın 128. maddesinin emrettiği “asli ve sürekli görevlerin memurlar eliyle görülmesi” ilkesi kâğıt üzerinde kalmaya devam ederse; kamu hizmetinin kalitesi, sürekliliği ve tarafsızlığı da giderek erozyona uğrayacak. TÜİK örneği bunun somut kanıtı: veri çağında stratejik önemi tartışmasız bir kurumun dörtte üçünün güvencesiz statüde istihdam edilmesi, hem çalışanlar hem de vatandaşlar için ciddi riskler doğuruyor.

Ankara 27. İdare Mahkemesi’nin ret kararı, istinaf yoluyla Ankara Bölge İdare Mahkemesi önünde değerlendirilecek. İstinaf aşamasında, ilk derece mahkemesinin göz ardı ettiği anayasal argümanların ve referans norm içtihadının değerlendirilmesi; sadece bu dava için değil, proje personeli istihdamının hukuki meşruiyeti konusunda genel bir emsal oluşturması bakımından önemli. Çünkü “4/C’den proje personeline” uzanan hat, farklı bir isim altında sürdürülmeye çalışılan aynı uygulamanın; hukuk devleti, eşitlik ilkesi ve kamu hizmeti etiği karşısındaki sınavı.

Sekiz yıl önce bitti sandığımız bir dönem, bugün farklı bir adla yeniden karşımızda. Elbette bu isimlendirme de çalışanların haklarına kavuşmasına ilelebet engel olamayacak, çok da uzun olmayan bir vadede proje personeli haklarına kavuşacak. Geriye kalan ise şu soru; neden?